» üye girişi » FORUM
» Dernek Haberleşme Grubu Üyeliği
   

 
YALNIZLIĞIMIN ORTASINDA
Avın yapıldığı şehir : Bolu - Yedigöller
Hava ve suyun durumu :
Avda kalınan süre :
Kullanılan ekipman :
Yakalanan avın tür ve boyutları:

YAPILAN AVIN HİKAYESİ

Günlerden 06.07.2007 Cuma. İşten bir saat erken çıkmış Tunali Hilmi caddesinde avare avare yürüyorum. İçimde koskocaman bir hafta ve hatta tam tamına 9 günü kendime ayırabileceğimi bildiğim bir süreninin sevinci ile dolup taşıyorum. Tatildeyim artık. İzin formunu doldurmuş, tüm işlerimi ayarlamış ve kendimi şirket binasının kapısından dışarı atabilmişim. Yüzümde herzamankinden farklı, sanki yanaklarımdan yukarıya asılı kalmış bir tebessüm. Yol boyu ne yapacağımı kurguluyorum. Hanım hamile. Mide buluntıları ve kimi zaman kusmalar birlikte biryerlere gitme fikrinden bizi alıkoymuş durumda. Alternatif olarak balık programlarını gündeme getireyim mi, getirmeyim mi karar vermiş değilim. Fikirler aklımda uçuşuyor. Nereye olur, kiminle olabilir, hafta sonu mu gelecek hafta içi mi olur diye inceden hesaplar içindeyim. Bu düşünceler içinde bir anda kendimi ev kapımın önünde buluyorum. Hele bu hafta sonu hanımın yanında kalayım, sonrasına bakarız diyip kapıdan içeri giriyorum.

Pazartesi olduğunda aklımın en alt çekmecesinde ne olur ne olmaz diye sakladığım planı devreye sokuyorum. Öğlene doğru ev ahalisinin de mutabakatıyla apartmanın garajından gençliğimdeki edayla bir hışım ana yola çıkıyorum. Yoldayım işte. Bugün Pazartesi. Herkes işinde ve ben değilim. Tunalı’dan geçerken öğle araları volta atan şirketten arkadaşları görüyorum. Üstümde av kıyafetleri, başımda safari şapkam. Usulca yanlarından geçiyorum. Özgürlük duygusundan sarhoş olmuş gibiyim. Arabamın müzik setinden gelen Cem Karaca ezgisine bağıra bağıra eşlik ediyorum. Bu öyle bir an ki getirseniz kağıt kalemi, mutluğun resmini karakalem çizerim size.

Bolu 7 göller sapağında artık yavaşlıyorum. Biraz hızlı gittim otobanda. Bundan sonra artık her karış görüntü, koku ve duyguyu zihnimde olabildiğince yoğun tatmak isteği içindeyim. Orman örtüsü bir battaniye gibi heryanımı sarıyor. Ve işte virajın sonunda sola baktığımda uzakta Bolu ovası, insan kalabalıkları, bense yeşil denizi içinde sarmalanmışım. Ve bol virajlı bir yolculuk sonrası cennet yüzünü gösteriyor. Derin göl hemen sağda. Otoparka kırıyorum direksiyonu. Daha önce Sinan abinin kaldığını söylediği yere arabayı geri geri park ediyorum. Göle en yakın nokta. El frenini çektiğim gibi kendimi arabadan atıp doğru gölün kıyısında suyun içini gözetlemeye koyuluyorum. Güneş yavaş yavaş kırılmaya başlamış. Ama daha av için erken. Hem gece de kalacağımdan vaktin bir kısmını da kamp alanına harcamalıyım. Arabanın hemen arkasındaki düzlüğü etüd ettikten sonra bagajdan çadırı çıkarıp kuruyorum. 5 dakika sonra hazır ve nazır. Ne iyi ettim de aldım diye iç geçiriyorum. Etrafta beklediğimden fazla insan var gibi. Çadırımın arkasında bir aile sanki temelli yerleşmiş oraya. Çamaşırlar ipe asılmış, elektrik kabloları iki çadırın ortasında sarkıyor. Pek hazetmediğim bir görüntü ama yapacak birşey yok. Neyse ki akşam tüm eşyalarını toplayıp gidiyorlar.

Önce botlarımı giyiyor, sonra olta takımımı hazırlıyorum. Güneş iyice indi ama yılın en uzun günleri olduğundan ve ortalama 20:30 da hava karardığından balığın daha hareketlenmesine zaman olduğunu biliyorum. Ama neticede bu bir spor ve hareket zamanım geldi de geçiyor bile. Gölün iyi bildiğim noktalarını yokluyorum. Gölgelikler ilk hedefim. Sonra derin su deniyorum. Meppsi koyuya dönüyorum. Ama nafile. Tek vuruş yok. Havanın tam kırılma noktasında birkaç tane alıyorum. Etrafıma şöyle bir dikkat kesildiğimde bir garip durumun farkına varıyorum ki böylesini ilk kez gördüyorum; göl kaynıyor. Gerçekten. Göl yüzeyi sanki fokurduyor. Balıklar kıtlıktan çıkmışcasına gölün yüzeyinden hepbirlikte bir anda beslenmeye başlıyor, heryerde bir şapırtı. Bu nadir doğal anı kameraya çekemediğime hayıflanıyorum. Sonradan orada birkaç gündür kalan bir adam da böyle birşeye hiç şahit olmadığını, durumun garipliğinden dem vurarak sanki beni teyit ediyor.

Hava artık zifiri karanlık. Tarık abiden aldığım Çin malı ışıldağımın aydınlığı altında yakaladığım 3 adet küçük gökalayı ayıklayıp tencereye diziyorum. Domatesleri de bir güzel yerleştirip tereyeğını ekliyor, ilk kez kulanacağım dağcı ocağımın gazına kibriti çakıyorum ve hemen alev alıyor. Çalışıyor. Çocuklar gibi şenim. Çok önceden almış olmama rağmen bu ilk denemem. Yanına son anda almayı akıl ettiğim rakımı keyfini çıkararak usulca bardağa döküyor, bir de acaba diye iç geçirerek ışıldağın radyo antenini açıp bir kanal aramaya başlıyorum. O da ne... Burada iki kanal birden çekiyor. Birtanesinde Türk Sanat müziği çalmaz mı. Ben tanrının sevgili kulu muyum neeee! Normalde çok dinlemem ama burada büyülü bir name halinde, gecenin kör karanlığında huzur ve keyif katıyor içime. Yaşlanıyorum galiba.

Bu arada balıklar da pişiyor; balıklarım, rakım ve gökyüzündeki binbir tane yıldızın taçlandırdığı damım altında yalnızlığımla başlıyoruz koyu bir muhabete. Yalnızlıktan sıkılırım diye düşünüyordum ama ne çok şey varmış meğerse onunla paylaşacağım. Aslında onu fazla dinleyemediğimin de farkına varıyorum. İlk başlardaki dağ başında tekbaşınalık tedirginliğimi de atmış, mırıldanan müziğim eşliğinde dalıyorum benliğimin derinliklerine. Konu konuyu açıyor. Birhayli dertleşiyoruz. Farketmiyorum ama saatler geçmiş, nerdeyse geceyarısına yaklaşmış. Sabah erken kalkacağım. Yalnızlığımdan izin isteyip çadıra doğru yolumu buluyorum.

Sabah kurduğum saatimden önce kalkıyorum. Saat 4:15 civarı. Çadırın penceresinden günün ağarmakta olduğunu görüyorum. Kapısının fermuarına elimi uzatıyorum ama fermuar yok. Allah allah, tam uyanamadım galiba deyip daha dikkatlice arıyorum ama yok, yok. Gözümle bakmaya çalıştığımda gerçekten de fermuarın orada olmadığını görüyorum. Diğer tarafa dönüyorum ki kapı yer değiştirmiş... Yok yok... ben çadırın içinde kendi eksenim etrafında dönmüşüm... Ama nasıl olur, bir dubleden de birşey olamayacağına göre....Neyse, daha fazla akıl erdirmeye çalışmadan hemen botlarımı giyiyorum. Ekmek arası birkaç şey hazırlayıp yedikten sonra oltaları kuşanıp doğru yola koyuluyorum. Yolum fazla uzak değil, birkaç adım sonraki göl .

Büyük ve derin gölü resmen tarıyorum. Tek bir vuruş yok. Artık fazla umutlu olmadığım, güneş yüzünü 7 göller vadisi içine de göstermeye yakın vakitler hemen yanımda ciddi bir şapırtıya kulak kesiliyorum. Bir sağıma, bir soluma.... ıhhhhh... Biraz daha ilerleyip tekrar atıyorum veeeee bir anda kamış elimden düşücek gibi oluyor. Debriyajım uzun zamandır bu kadar zorlanmamıştı. İşte balıkçılığın güzelliği burada. Beklenmeyen, umudu keseceğiniz o an piyango vuruyor işte. Oltanızın suda olduğu her vakit umut olmalıdır. Ama bu sınırları zorlayan cinsten. İçimden atıştan biraz öncesi porsiyonluk kırmızı benekli geçmişti ama gelen çok iri birtane. Kırmızı benekli olması bu yüzden çok güç. Büyük bir heyecanla kıyıya yaklaştırıyorum. Sudan kafasını çıkarmaması için de kamışın ucunu suya bastırıp su içinden çekiyorum. Kıyıladığı anda da uygun gördüğüm bir noktada hooop kaldırıveriyorum kıyıya.
Anaç bir gökkuşağı karşımda.



Boyunu ölçtüğümde 46cm geliyor. Güzel bir birey. Yeni bırakılmamış olduğunu düzgün kuyruk yüzgecinden anlayabiliyorsun. Bu durumu resimlendirmek gerekiyor elbet. Etrafa şöyle bir göz gezdiriyorum ama kimsecikler yok civarda. Yakında bir piknik masası gözüme ilişiyor. Üzerine yerleştirip zamanlamayı ayarlıyorum.
Ve dikiliyorum foroğraf makinamın karşısına.

İşte resim altta.


Bundan sonra artık daha fazla zorlamanın gereği olmadığını düşünüyorum. Toplayıp takım taklavatı doğru kamp yerime. Birkaç kere gelmiş olmama rağmen ne şelaleyi, ne de yukarıdaki diğer gölleri görememiştim. Bu güzel bir fırsat. Kamp alanımı topladıktan sonra turistik bir geziye çıkıyorum. Her tarafı cennet memleketimin güzel Batı Karadeniz Bölgesi ve içinde 7 adet göl... Şayet gider avlarsanız Pisagor Ağacını da görmeden gitmeyin. Doğa ananın bizlere söyleyeceği çok şey olduğunu göreceksiniz, görmeyi ve anlamayı bilene elbet.

Herkese birgün bir alabalığın rastgelebilmesi dileğiyle.

Burak KALAÇ (06 Temmuz 2007)



Tarih: 28/07/2008
 

RASTGELE-DER'İN KURULDUĞU 2002 YILINDAN BU YANA AMATÖR BALIKÇILIK İLE İLGİLİ MEVZUATTA NELERİN DEĞİŞİMİNİ, GELİŞİMİNİ SAĞLAYABİLDİK?
Bilindiği üzere Derneğimiz RASTGELE-DER'in Tüzüğünün amaç maddesinde yer alan "amatör balık avcılığını düzenleyen kanun ve yönetmelikler çık...
Bu yazının devamını okuyun »
KENE Mİ TEHLİKELİ, YOKSA ÇENE Mİ?
Her sene bir kere, nadiren iki kere fırsat bulduğumuz bir maceramız var. Bu macera 3-4 günlüğüne Kızılırmak üzerindeki Altınkaya barajında b...
Bu yazının devamını okuyun »
DOSTLARLA AVLANMAK
Dostluk kavramı herkes gibi benim için de çok değerli bir kavramdır. Bu zamanda dost bulmak tabiri caizse samanlıkta iğne aramaya benzer.
Bu yazının devamını okuyun »
EŞİM NASIL BALIKÇI OLDU?

Çoğu erkek eşi balık avına çıkmadığı için bu güzel zevkten mahrum kalıyor.Ben bu konuda çok şanslıyım, her zaman eşimle be...
Bu yazının devamını okuyun »
URAL NEHRİNDE AV

Bu yazımda Ural Nehri’nden bahsedeceğim. Ural Dağları’nın eteklerinden uzanarak, binlerce kilometre yol alıp, ...
Bu yazının devamını okuyun »
TÜM KÖŞE YAZILARINI LİSTELE

Hava Durumu

Ay Durumu


Rastgele-Der Marşı

Site içerisinde online olan kullanıcılar (1 kişi)
Tarık Ersal,
Ana Sayfa | Derneğimiz Hakkında | Üyelik Formu | İletişim

Bu sayfalar, amatör olta balıkçılığını sevdirmek ve sürdürülebilir balık avcılığına
katkı sağlamak amacıyla hazırlanmıştır.
Sayfa içinde gördüğünüz aksaklıkları, sayfa@rastgele.org 'a bildiriniz.
ÜYELİK, SPONSORLUK,REKLAM VE HER TÜRLÜ SORULARINIZ İÇİN
DERNEK İLETİŞİM
rastgeleder@rastgele.org
Tüm Hakkı Saklıdır. 2008 RASTGELE-DER

hit counter
Rastgele-Der

Tasarım ve Programlama www.Hosthane.com